Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla
      Tıkla
ANASAYFA AMAÇ ÇALIŞILAN YOLLAR KAPALI YOLLAR YOL DURUMU HAVA DURUMU GENEL AKADEMİK ZİYARETÇİ DEFTERİ İLETİŞİM . TÜRKÇE ENGLISH
GENEL BİLGİLER: Yola Tanımları ; Yol Uzunlukları ; Necatibey Metro İstasyonu ;  Marmaray Projesi ; Wonderland Eurasia-Ankapark ; Ard Germe (Post Tension) ; İzmit Körfez Geçişi Osmangazi Köprüsü ; Malazgirt Bulvarı ; Yavuz Sultan Selim Köprüsü Betonarme ve Çelik İmalatlar ; Avrasya Tüneli ; Kanal İstanbul ; Ankara Yüksek Hızlı Tren Garı ATG ; Ankara Panoramik Fotoğraflar ; Tünel Delme Makinesi TBM ; Batıkent-Sincan Metrosu ; Kızılay-Çayyolu Metrosu ; İstanbul Üç Katlı Büyük Tüneli ; Yenimahalle-Telsizler-Şentepe Teleferik Hattı ; Atatürk Kültür Merkezi-Kızılay Metro Hattı ; Çanakkale Boğazı Köprüsü ; Karayolu Güvenliği ve Bileşenleri ; ULUSAL LİTERATÜRDE YAYIMLANMIŞ YAZILARIM ; Ankara Keçiören Metrosu ; Kızılay-Dikmen-TRT Metro Hattı Önerisi ; Ankara Haberleri ; İstanbul Haberleri ; İstanbul Çamlıca TV Vericileri Kulesi ; Kamu Yönetiminde Kifayetsiz Muhterislik ; Ankara Harikalar Diyarı ; Yusufeli Barajı ve HES ; İstanbul Atatürk Kültür Merkezi ; Ankara Atakule ; Mogan Park ; Camiler ; Karız Kanalları - Çin ; Köşem Yazıları-1 ; Kömürhan Köprüsü ; Söğütözü Yeraltı Otoparkı ; AŞTİ-Bağlıca-Yapracık Yolu ; Anıtkabir ; Köşem Yazıları-2 ; Galataport ; Akkuyu Nükleer Güç Santralı ; Köşem Yazıları-3 ; Misafir Yazarlar ; GENEL BİLGİLER
AKADEMİK ÇALIŞMALARIM: KONFOR ESASLI GÜZERGAH ANALİZİ ; TÜRKİYE KARAYOLLARININ GELECEĞİNDE AVRUPA BİRLİĞİ ETKİSİ ; YOL DURUMU YÖNETİM SİSTEMİ ; YOL DURUMU HABER KUŞAĞI ; OTOYOL YÜZEY SUYU DRENAJI ; AVRUPA ÜLKELERİNDEKİ TÜNEL GÜVENLİĞİ MEVZUAT DÜZENLEMELERİ VE UYGULAMALARI ; KARAYOLU TÜNELLERİNİN SINIFLANDIRILMASI ; KARAYOLU ALTYAPISI GÜVENLİK YÖNETİMİ SİSTEMİNİN BİLEŞENLERİ ; KARAYOLU AĞI İÇİN GÜVENLİK TEFTİŞİ GEREKLİLİKLERİ VE UYGULAMALARI ; KARAYOLU ALTYAPISI GÜVENLİĞİ YÖNETMELİĞİ :  AKADEMİK ÇALIŞMALARIM KÖŞEM YAZILARIM : YAPRAK ; GERÇEK ; BALON ; ANLAŞILMAK ; ANLAMAK ; SELAM ; HASET ; İBRET ; ÖVÜNÇ ; KIYTIRIK ; DÖNGÜ ; RİSK ; KİBİR ; ISRAR ; GIPTA ; TEMEL ; ZEMİN ; HASRET ; SEVİYE ; HEDEF ; ZIRVA ; ZEKA VE AKIL ; İYİ Kİ ; KEŞKE ; YETER ; İLHAM ; VEFA ; FARK ; HAFIZA ; HİÇ ; HAYAL ; SONSUZLUK ; VERİM ; MENFAAT ; KÖSTEK ; BUGÜN NE YAPTIN ; İNSAF ; GÜÇ ; HAKİMİYET ; YASAK ; AHESTE ; DERS ; BUGÜN NE İÇİN ; ÇAĞRIŞIM ; DUA ; ADALET ; SAĞLIK ; HIRS ; KIZMAK ; TECRÜBE ; DENGE ; YÖNETİŞİM ; ÇAN EĞRİSİ ; MERAK ; BEKLENTİ ; ÇALIŞMA AHLÂKI ; MESLEK AHLÂKI ; ÇARE ; DESTEK ; KATKI ; MERHAMET ; SABIR ; KISKANÇLIK ; BEKLEMEK ; GÜN : PLANLAMA ; BÜYÜKLENMEK ; İNANÇ VE İMAN ; ZALİM VE MAZLUM ; TEK YÜZLÜLÜK VE ÇOK YÜZLÜLÜK ; YANLIŞ VE YALAN ; BAKMAK VE GÖRMEK ; ÖĞRENMEK ;  ÖĞRETMEK ; PAYLAŞMAK ; KONUŞMAK VE YAZMAK ; KÖŞEM YAZILARIM
Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla
GENEL BİLGİLER
 
Copyright ©2009 Mehmet Gürsoy
Tıkla
KÖŞEM Yazıları-1 (04.11.2021-14.56.56)

KÖŞEM Yazıları ; http://www.yoldurum.com/inc/mgphp/kosem.php


15.SABIR ;

Gerçekleşmiş bir olayın sona ermesine veya etkilerinin hafiflemesine dayanma, olabilecekleri veya gelecekleri ise telaş göstermeden bekleme hali olarak tarif edilen sabır, “sonu selamettir” sözleri ile tamamlansa da, kişilik özelliklerinin ön plana çıktığı, süresi ve ortamı değişkenlik gösteren, genellikle “zor” olan bir durumdur aslında.

İnsan, “hayat” denilen yolculuk sürecinde sevinç, mutluluk, huzur gibi bulutların üzerine çıkaran duyguların yanı sıra bulutların içinde kaybolmak istediği, battım bittim dediği zamanları da yaşıyor maalesef. Üzüntü, sıkıntı ve bela gibi durumlar karşısında gösterilen direnç, olumsuzlukları olumluya çevirmeye yönelik çaba ve gayretler, “sabretme” olarak ifade ediliyor. Zahmetli dönemde, bir ateş topu olan tasayı, kederi soğumaya bırakıp, sebep olanlara arkayı dönmek, “zaman her şeyin ilacıdır” sözü ile sabredip uzak durarak, hele bir de Hakk’tan geldiğine inanıp imtihan kabul ederek uzaklaşılabilir ve tevekkül ederek beklenebilirse eğer, küller gibi dağıldığı görülecektir sıkıntıların. Geride, alınmış bir ders, hayat tecrübesi, üzeri çizilen ismi-cismi unutulacaklar kalacaktır daima.

Sabır, zor iştir bazen. Dişler kenetlenir, yumruklar sıkılır, yüz bembeyaz olur, gözler ateş topuna döner ki yapılacak hareket hayatı etkiler, yön verir, bu ortam genellikle uzun yılların pişmanlığına sebep olur. Gerilmiş ok, ileriye fırlasa da genelde kendine saplanır, telafisi mümkün olamayacak hasarlara sebep olur bazen. “Pişmanım” kelimesi bir ömür sayısız defa söylenir ama oku geri getiremez artık. Eğer, vicdana yerleşmişse pişmanlık, keder dolu bir ömür geçer ki derde dönüşebilir. Oysa çözüm basittir aslında; oku bırakmamak, gerilmiş yayı boşa salmak, bir özür dilemek bazen, belki biraz gözyaşı, kaçmak-uzaklaşmak, korkmak gerekir bazen de korkak sıfatına razı olarak, ama her zaman Hakk’a sığınmak, dua bilinmese de sadece el açmak, acizce ama gönülden yardım istemek, aman dilemektir çaresizce.

Sabır, akıl ve zekânın, sabırsızlık ise acizliğin göstergesidir. Akıl, bir çok dış etkenin, kışkırtmaların, şeytani düşüncelerin, içimizdeki intikam, hırs, zarar verme gibi kötü duyguların önüne geçtiğinde, zeka ile hızlı analizler yapılıp “şimdi ve sonrası” sorgulandığında ortaya çıkacak durumların hak-hukuk-adalet ve günah-sevap süzgeçlerinden geçirilmesi ile oluşan karar, daima selamete ve huzura eriştirir son tahlilde. Bazen anlık sabır gerekir oku bırakmamak için, tam eylemsizlik hali için, bazen zaman gerekir oku eline almayı hiç düşünmemek, sıkıntıyı küllendirmek, zerrelere bölünüp zararsızca uçuşması için.

SABIRLA, SELAMETE KAVUŞULUR (12.12.2019)


14.KISKANÇLIK ;

İnsanlar, çalışıp kazanarak ev, araba gibi maddi değerlere, doğuştan verilmiş akıl, zekâ, yetenek gibi veya kişisel gelişimle edinilmiş iman, terbiye, çalışkanlık gibi manevi değerlere ve anne, baba, eş, çocuk gibi nesnel değerlere ve kıymetini sadece sahibinin bildiği kişiye özel değerlere sahiptir. Başkasında olan maddi ve manevi değerlerin kendinde neden olmadığını veya kendisi için önemli olan değerlerin başkasında olmasının istenmediği duygu halleri, “olmayanı kıskanma” ve “olanı kıskanma” olarak karşımıza çıkar.  Kişi, her iki durumda, önce kendisine ve bu duygu ile gelişen diğer his ve davranışlarıyla diğer kişilere zarar verebilir, bir tedavi sürecine girebilir.

Kendinde olmayanı kıskanan kişilikler, sürekli kendisi ve diğerlerini kıyaslayarak, benzerlerinin çok daha fazlasına sahip olsalar dahi karşıdakinin sahip olduklarını edinmenin veya elinden almanın peşine düşerler ki bazen hırsızlık boyutuna erişirler bazen. Eğer, kıskanılan maddi değil ise erişim çok daha zor bazen imkânsız olacağından doğrudan savaş açıp, başkasındakini kötüleme, hor görme, ezme, kaçırtma dedikodu ile yıpratma, manevi eziyet, moral bozmayı tercih ederek iftira, yalan ve hakareti de kullanırlar genellikle. Etraflarına toplanan benzer kişilikler ile taraftar, destekçi de bulabilirler bazen, cephe büyür bir anda kıskanılan için. Mücadele çok zor olur bu cepheyle, özellikle yalan temeli üzerinde var olanlarla ki çare kaçmak olur çoğu zaman, eğer mümkünse. Ancak, görünürde kısa vadede yıpranan “ezilen” olsa da orta vadede ve tabii ki ilahi düzeyde kaybeden daima kıskanç “ezikler” cephesidir.

Sahip olduklarını, lütuf ve ihsan kavramlarını bilmeyerek, sadece kendilerinin kazançları olarak gören, kendinde olanı kıskanan, doyumsuz aç gözlü kişilikler, paylaşmayı, bölüşmeyi düşünmedikleri gibi başkasında olmasını dahi istemezler. Öyle ki yok etme dürtüsü ile hareket edip diğerindekini kırmaya, dökmeye hatta çalıp ortadan kaldırmaya kadar giderler nihayetinde. Sahip olduklarının “elinden alınma” korkusu ve endişesi taşıyan, bunu çok fazla abartan, kaybetmekten korkan, saplantı boyutundaki kıskançlar, önce kendisi ve yakın ailesinin huzurunu bozmakta, hal ve hareketleri ile çevresini tedirgin etmekte, doktorlardan çare arama yoluna girmekte, bazen de akıl almaz eziyetlere, şiddete, zulüm ve cinayetlere sebep olmaktalar maalesef.

Nasip ve kısmet kavramlarını anlayamayan, "var"lığın hayırlı olmasını dileyemeyen, "yok"luğun kişinin hayrına olduğunu anlayamamış “kıskanç”, “hep bana”cı kişiler, toplumsal huzur ve barış için potansiyel tehlikedirler daima. 

KISKANMA, İSTE SENİN DE OLUR (06.12.2019)


13.BEKLEMEK ;

Bir iş oluncaya, biri gelinceye kadar bir yerde kalmak, durmak, oyalanmak olarak ifade edilen beklemek eylemi, bazen bir şeyi gözetmek, korumak, muhafaza etmek, bazen de süre tanımak, acele etmemek, karşılaşma ihtimali bulunmak olarak tarif ediliyor ki insan ömrü beklemek ve beklentilere erişmek için çabalamakla geçiyor aslında.

İnsan, daha doğmadan dünyaya gelişi, verilecek sütü, mamayı, alınacak oyuncağı, okula gitmeyi, mezun olabilmeyi, meslek ve iş sahibi olmayı, eş, çocuk, aile kurabilmeyi, emeklilikte dinlenmeyi, gezmeyi, torun sevmeyi, sağlıklı kalabilmeyi ve dünyadan zahmetsizce, çekmeden, çektirmeden hayırlısıyla göçebilmeyi bekliyor, diliyor daima. Beklenen genellikle arzuladıklarımız olsa da, hastalık, kaza, bela gibi beklenmeyen, istenmeyenler de hayatımıza giriveriyor bazen. Küçüklerine “hayatın tuzu, biberi” derken büyükleri zor, zahmetli ve sıkıntılı süreçleri de beraberinde getiriyor maalesef.

Beklemek, yalnız başına, ailecek veya toplumsal da olabiliyor çoğu zaman. Kişisel beklentiler günün veya ortamın şartlarına göre değişkenlik gösterirken, kişinin karakter yapısı asıl etken oluyor kuşkusuz. Bekleme aşamasını atlayıp her şeyi istemeye başlayan doyumsuz bir kişi, hele bir de yetersiz ise, ortaya “kifayetsiz muhteris” çıkıyor ki kendisine ve çevresine büyük rahatsızlıklar veriyor. “Bana da bana da” tekerlemesi çocukluk döneminde sevimli gelirken ileri yaşlardaki “çocuklaşma” sorunlara, sürtüşmelere ve hatta küskünlüklere sebep oluyor.

Ailecek veya bir grup olarak beklenen, büyük bir sabır sonundaki gerçekleşmeler, en güzel beklemeler oluyor ki süreç bile bir heyecan, bir sevinç, dolu dolu mutluluk içeriyor genelde. Bir bebeğin aileye katılması mesela gözleri yaşartabiliyor, okuldan mezuniyet kep fırlattırabiliyor, ilk maaş yemek-tatlı ısmarlatabiliyor, hediyeler aldırtabiliyor. Askerden dönüş, şehir dışından, yurt dışından, hacdan gelişler özlemleri hasretleri gideriyor. Hele bir de hastalık sürecinde tahlil sonuçlarını beklemek var ki bazen büyük bir sevince bazen büyük bir üzüntüye sebep olarak başka beklemelerin başlangıcı olabiliyor, umutla.

Beklentilerin, olumlu veya olumsuz gerçekleşmesi durumundaki duyguların büyüklüğü, beklenenin ne kadar mantıklı, erişilebilir olduğu ile orantılı aslında. Küçük beklentilerle kurulu bir hayattın çok daha mutlu edici olduğu, büyük beklentilerin hayal kırıklıklarına daha bir yatkın olduğunu, kişiyi istenmeyen hallere sürüklediğini, bazen tedavi gerektirdiğini de görüyoruz, yaşıyoruz, ibretle.

BEKLENTİLER "HAYIRLI" OLSUN (01.12.2019)


12.GÜN ;

Dünya üzerindeki bir noktanın güneşle tekrar aynı pozisyona gelmesi için geçen süre, gün olarak ifade ediliyor. Süre, yapılacak iş olduğunda yetmiyor, meşguliyet olmadığında da geçmek bilmiyor. Akan zamanın, alıp verilen nefesin nasıl harcandığı, bu dünyada sayılı olan dakikalarımızın nasıl doldurulduğu büyük önem taşıyor ki hesabı verilebilsin.

Uyuma, çalışma, dinlenme olmak üzere üç parçaya ayrılabilen bir günün nasıl değerlendirileceği büyük oranda kişinin iradesine kalmış. Uyumak, vücudun en temel gereksinimi, kalp atışının minimuma indiği, tüm organların işlevlerini durdurduğu, yavaşlattığı, hayatımızın olmazsa olmaz bir parçası, ancak süresi, ömrümüzden aldığı büyüklük önem kazanıyor. Annemizin, “öğlen oldu kalk artık” diye seslendiğini, “biraz daha” istendiğini, “amma uyumuşum saat iki olmuş” dediğimizi hepimiz hatırlarız. Ömrümüzün üçte birini oluşturan uyku süresini yaşanmış saymayanları, uykusuzluğu tercih edenlerin ise sağlıktan kaybetme yolunda tedaviye ihtiyaç duyduklarını, tüm dengelerinin bozulduğunu biliyoruz, görüyoruz.

Günün çalışma dönemi, işin niteliğine göre erken ya da geç başlayabilir, süresi de kısa veya uzun olabilir. Her günümüzün yaklaşık on saatini kapsayan bu sürede yaptıklarımız hayatımızın değerini, anlamını belirliyor aslında. Çok az insanın başarabildiği “geride bırakılanlar” ise hatırlanmamızı sağlıyor bazen rahmetle bazen nefretle. Dolayısıyla, kendimiz, çevremiz, ülkemiz, dünyamız için neler yaptığımızın, azlığının veya çokluğunun sorumluluğunu bilerek veya bilmeyerek herkes taşıyor, taşımalı mutlaka. Kişi, varoluş gayesinin farkında olarak, “benden bir şey olmaz”, “bu ülkede bir şey yapılmaz” gibi kendini buhrana sürükleyen karamsar hal ve hareketleri, miskinliği, ümitsizliği terk ederek, bazen zorlanarak bazen de şartları zorlayarak elinden geleni en iyi şekilde yapmalı ve mutlaka “eserler” bırakma gayreti içinde olmalıdır ki semeriyle değil ismi ile anılabilsin gelecekte. Dünyaya parmakla dokunulabilen günümüzde, birkaç cümle dahi birçok insana kapı açabilir, yol olabilir en azından. Asıl olan niyettir, güzel olan eserdir-hizmettir, makbul olan karşılıksız yapılmasıdır ki yücelebilsin, şereflenebilsin insan.

Uyandık, çalıştık, tekrar uyumadan önce, içinde kendimizin, ailemizin, arkadaş-dost çevremizin bulunduğu dinlenme dönemi mutlaka oluşturulmalıdır ki günün muhasebesi yapılsın, acı, sevinç, bilgi, tecrübe paylaşılsın, okunsun, yazılsın, seyredilsin, ibadet edilsin,  iyi niyet temelinde ve karşılıklı etkileşimin kazanımları bilinci ile toplumla temas kurulabilsin, hoşluklar gelişebilsin.

DÜNYAYA İZLER BIRAKINIZ (28.11.2019)


11) PLANLAMA ;

Amaçların ve bu amaçların elde edilmesi için gerekli olan faaliyetlerin belirlenme süreci olarak tanımlanan planlama, iş hayatının en önemli unsuru olup yönetimsel bir kavramdır. Ülke yönetimi, şirket yönetimi, iç ve dış politika yönetimi gibi büyük boyutlarda yapılan uzun süreli, çok yönlü ve çok katılımlı planlamalar ile küçük ölçekli ve az bileşenli, konusuna göre değişken süreli, aile içi planlamalar ve kişisel planlamalar da hayatımızın içindedir.

“Planlama” kavramının ciddiyetini idrak etmiş, çevresinde olumlu olumsuz örneklerini görmüş ve anlamış olarak, her bireyin öğrenmesi, kişilik özelliklerini bu temelde geliştirmesi ve uygulaması ile birlikte “kontrol bende” diyebilmesi büyük önem taşımaktadır. Planlama alanlarının çokluğuna rağmen, “zaman planlaması” ve “para planlaması” konuları, bireysel ölçekte daha bir öne çıkmakta, uygulama dereceleri ise insan hayatını farklı ölçülerde etkilemekte, olumlu olumsuz, sığ veya derin izler bırakabilmektedir.

Bireyin, tüm ömrünü kendi başına planlama imkânı bulunmadığı gibi bazı planlar birkaç dakikalık, bazıları günlük-haftalık, çok azı uzun vadeli olabiliyor ki planlama süresi uzadıkça gerçekleşebilirliği azalıyor ve çok etkenli dönemlerde imkansız da olabiliyor bazen. Ancak, zamanın planlanması sürecindeki kişisel ve dışsal unsurlar, bunların birbiri ile etkileşimi, uyumsuzlukları ve risklerini öngörerek alternatifli çözümler üretmek, planın işletilmesi esnasındaki yeni durumlara göre esneklik oluşturmak, çıkış-kaçış aralıkları bırakmak ve gerektiğinde yardım-takviye alınabilecek noktaları belirlemek, bazen bedel ödeyebilmek, bedelin büyüklüğünü tahmin edip kendini hazırlayabilme ve planı yenileme becerisi çok büyük önem taşıyor ki zaman planlamasını yapamayanların “işlerinin bitmediği”, daima bir mücadele, koşuşturma içinde olunduğu görülüyor.

Bireyin, ihtiyaçlarını satın alabilmesi için olmazsa olmaz bir araç olan paranın, girişi ve çıkışı planlanmamış ise, dar günler için bir kenarda saklanmamış ise saman misali, bitmeyecek zannediliyor ki suyunu çekince cepler, cüzdanlar ayaklar yorgandan çıkıyor maalesef. Borçların alacakla ödenmeye başladığı bir döngü, kendisi, ailesi ve yakın-uzak çevresi açısından çok zor günlere kapı açabiliyor, para planlamasını yapamayanların “borcunun bitmediği” sürekli maddi yetersizlikler sarmalında çabaladıkları da biliniyor. Kurumsal veya bireysel tefecilerin kurup, birilerinin düşmesini iştahla bekledikleri başka bir sarmala yöneliş kaçınılmaz oluyor bazen, acımasız aktörlerin kurtlar sofrasında buluyor kendini maalesef ki kurtuluş pek mümkün olmuyor acısız, kayıpsız.

PLANLAMA, YÖNETMENİN ESASIDIR (24.11.2019)


10) BÜYÜKLENMEK ;

Dünyamızda yaşayan milyarlarca kişi, her kişinin sahip olduğu onlarca sınıftaki yüzlerce özelliği ile tamamen ayrı, sözde benzer özde farklılıklar taşıyor. Aynı kişi zamanın, şartların değiştiği ortamlarda, yaşın, mevsimin değiştiği dönemlerde dahi farklı özelliklere bürünebiliyor, “seni tanıyamıyorum artık, sen, eski sen değilsin” dedirtebiliyor bazen. Farklılıklar bir mozaik gibi ahenkli olursa, bir farkındalık oluşturabilir ki göze de gönüle de hoşluk katabilir. Hele bir de, bütünün içinde öyle bir istisnai yer bulmuşsa kendine, fark edilebiliyorsa hemen, tüm bütünü daha da değerli kılabilir, hayran hayran izletebilir. Çoğaldıkça fark edilenler ve fark edebilenler, önce mutlu bireyleri, sonrasında mutlu, huzurlu, saygılı bir toplumu oluşturabilir.

Kişi, kendindeki farklılıkları, bir “büyüklenme” sebebi, karşısındakilere “kibirlenme” aracı olarak kullanırsa, başkalarını aşağılayıcı, küçük görücü davranışlar içine girerse ve maalesef, mevki, makam ve yetkisini de buna alet ederse, o ortamda ne huzur kalır ne saygı ne de sevgi, ne üretim, verim, randıman ve dahi zevk ve keyif, aksine sinir, gerginlik,  nefret hakim olur ki kaçacak yer arar insan.   Aslında, hoş görülmeyen bu tür duygular içinde olanlar,  öyle bir risk alırlar ki, kendilerinden daha kibirliler karşısında ezilip büzülür, eğilip bükülürler, bazen de yerin dibine girerler ve güldürürler kendilerine sesli veya sessiz. Ancak, bu ezikliği aşabilme gayreti içinde iken daha bir çıkmaza saplanırlar ki zaten var olan kişilik bozukluğu daha da derinleşir ve kendisine, yakın çevresine vereceği zararlarla tedavilik duruma gelebilirler, debelendikçe debelenirler çıkabilmek için.

“Dağları ben yarattım” yaklaşımı, aslında kimsenin umurunda da değil. Her kişi, “yaratılmışların en mükemmeli” sıfatı ile tek başına bir “dağ”dır aslında. İçinde bulunduğu ortam ve şartlar onun istisnai, çok değerli, fark yaratan, göze dokunan, albenisi yüksek özelliklerini sergilemesine izin vermiyor, verdirilmiyor olabilir. Ancak, sahip olduğu tevazulu kişilik zıpçıktılık yapmasına izin vermiyorsa, nasılsa  ses çıkarmıyor diye asla küçümsenemez, hor görülemez, karşısında büyüklük taslanamaz ve baskı kurulamaz. Bilinmeli ki “doğru” elif gibidir bükülemez, zorlanırsa gerilir, ancak kırılırsa büyükleri küçültebilir, çok yönlü pişmanlıklara sebep olabilir.

Farklılıklarımız, toplumun inşasında, hizmetin yükselmesinde, değerlerin artmasında birbirimizi tamamlayıcı olarak kullanılmalı, büyüklüğün ayrıştırıcılıkta değil bütünleştiricilikte olduğu, iletişim ve sosyal medya hızı ile büyük topluluklara dokunulabilen günümüzde, kucaklamanın bir, iri ve diri olmayı sağladığı unutulmamalıdır.

KİBRİN DEĞİL, BÜTÜNÜN PARÇASI OL (17.11.2019)


9) İNANÇ VE İMAN ;

İnsanoğlu, yaradılışından itibaren daima bir şeylere inanma, tapma ihtiyacı içinde olmuş, bununla birlikte çeşitli şekillerde tapınma, ibadet biçimleri, ritüeller geliştirmiş, yapılar inşa etmiştir. Henüz medeniyetin girmediği günümüzde yeni keşfedilen ilkel topluluklar ile modern toplumlarda, kültürel ve tarihi geçmiş gibi toplumsal özelliklere ilaveten, eğitim, bilimsellik, analitik düşünce gibi kişiye has özelliklerin dahi bireyin inanma arzuna, yaradılış ve amacı gibi sorulara cevap veremediğini, bu durumda kişisel arayışlara girildiğini, mevcut inanç yapılarının incelendiğini veya yeni inanç sistemlerinin kurulup yayılmaya çalışıldığını görüyoruz.

“İnsanın sığınağı” olan inanç sisteminin içinde; Allah ya da tanrı, kutsal ruh gibi fiziki olmayan kavramlar ile; güneş, ateş gibi fiziki; put, dağ, hayvanlar gibi nesneler “tapınılacak değer, ilah” kabul edilebiliyor. Ayrıca, namaz gibi sistematik uygulamalar ile ritüeller, ayinler, çalgılı-oynamalı davranışlar, nesilden nesile aktarılarak gelen kültürel figürler, “tapınma şekilleri, ibadet” olarak uygulanıyor. Sistemin diğer parçasını ise “tapınak” oluşturuyor ki açık hava veya kapalı mekân, dağ, vadi, nehir gibi ortamlar ile birkaç mum veya tütsü, odanın bir köşesi yeterli görülürken bazılarında tapınağa gerek görülmüyor.

İnsan, hürriyetinden kısmen de olsa ödün vereceğini bildiği halde, neden böyle bir sistemin içinde yer almak, kurallarla sınırlanmak ister ki acaba. Aklen, bedenen ve ruhen ne kadar güçlü olsa da, kişiliği ve fiziksel gücü gelişmiş olsa da, eğitimi ve kültürel birikimi zirvede olsa da insan, “aciz” bir varlıktır aslında. Bu acizlik, kendinde, vücudunda, çevresinde, doğada gelişen birçok olayı açıklayamama ve algılayamama noktasında ortaya çıkıyor. Bu nokta, inançlı bir kişi için ilahın varlığını kabul ettiği ve delirmekten kurtulduğu nokta oluyor. İnançsız kişi ise, doğa yapıyor, kendiliğinden, tesadüf şeklinde akıllara ziyan bir komik kaçış noktası buluyor ki ne eğitimine, ne kültürel birikimine ne de zekasına uyuyor maalesef.

İnançlı olmak yeterli mi? tabii ki hayır. İnsanın neye inandığı, iman ettiği çok çok önem kazanıyor ki hem kendi acizliğine çözüm bulabilsin hem de topluma hizmetleri ve katkıları olabilsin, değer oluşturabilsin. İnsan ve tabiat sevgisi, toplum ve dünya barışı, varoluş gayesi içermeyen, doğrunun ve haklının yanında olmayan, çeşitli sapkınlıklar ve anlamsızlıklarla dolu bir inanç sistemi içindeki birey, maalesef kaybedilmiş oluyor ki her türlü yönlendirmeye ve kullanıma açık bir “mankurt, çapulcu, maşa” haline gelebiliyor.

HAYAT, İMANLA ANLAM KAZANIR (14.11.2019)


8) ZALİM VE MAZLUM ;

İnsanlık tarihinde zulüm uygulayan zalimler ile zulme uğrayan mazlumların hep var olduğunu, bazen kitlesel bazen de bireysel boyutlarda yaşandığını okuyoruz, günümüzde de yaşıyoruz. Zalimlerin, ten rengi, atalarının geldiği soy, dil-din-mezhep ayrımları, yapay farklılıklar, fikir uyuşmazlığı gibi zulüm sebepleri oluşturup geride acı çeken, katledilen mazlumlar ve nesiller bıraktıklarını da görüyoruz.

Birileri, eline geçirdikleri bir güç ile zulmü haklı çıkaracak, kendilerine göre gerekçe zeminini hazırlayarak diğerleri üzerinde uyguladıkları baskı, şiddet ve katliamlar bazen soyunu kurutma boyutlarına ulaşıyor ki dünya bunu “insanlık suçu” kabul ediyor ve kağıt üzerine yazıyor, tarihin raflarına kaldırıp tozlanmaya bırakıyor çoğu zaman. Ancak, birçok ülke seyrederek, bazıları kısa veya uzun vadede menfaat ve çıkarlarını gözetip zalime yardım ederek, maddi, siyasi ve bazen silah desteği vererek zulme çanak tutarken, çok az ülke zulmün karşısında haykırarak safını belirliyor ama bir işe yarayıncaya kadar geçen sürede zalimin yaptığı yanına kâr kalıyor. Sonuçta, kirletilmiş kanlı tarih sayfaları, açılmış ve kapanması on yıllar, yüz yıllar süren toplumsal yaralar ve acılar oluşuyor. Mahkemeler, yargılamalar ve cezalar ise göstermelik kalıyor, kayıplar asla geri getirilemiyor.

Çevremizde karşılaştığımız bazen engel olduğumuz, bazen arkamızı döndüğümüz, ekranda seyredip lanetler yağdırdığımız, sadece insanın insana değil, insanın hayvanlara hatta bitkilere, ormanlara yaptığı kişi ölçeğindeki bireysel zalimlikleri de görüyoruz. Herkes herkesle anlaşacak, tam uyum içinde, empatisi yüksek, saygı ve sevginin zirvede olduğu bir toplum, bir dünya beklentisi “ideal” olsa da maalesef pek gerçekçi değil aslında. Kıskançlık, hırs, kin, nefret gibi kişinin iç barışı ile ilgili ayrıştırıcı ve dışlayıcı kişilik özellikleri, eksiklikleri ve düşmanca kötü hisleri, güç ellerine geçtiği zaman karşıdakine bir eziyet, baskı, sindirme, yıldırma ve pes ettirip kaçırma aracına dönüşüyor ki mazlumun elinden fazlaca bir şey de gelemiyor, çoğu zaman.

Zalimin şerrinden korkarak mazlumun yanında yer alamamak, o zulümden zamanı gelince nasipleneceğini beklememek, zalimin gücünün bir gün elinden alınacağını bilmemek ve hatta zulmü alkışlamak da bir başka kişilik kusuru olarak ortaya çıkıyor. Hele bir de zulme kayıtsız kalıp, duyarsızca davranan, “duymayan-görmeyen-bilmeyen” sessiz şeytanlar var ki, lanet olası zalime “bana dokunmayan yılan” mantığı ile dolaylı da olsa destek içindeler maalesef.

ZULMÜN BEDELİ MUTLAKA ÖDENİR 10.11.2019


7) TEK YÜZLÜLÜK VE ÇOK YÜZLÜLÜK ;

Dünyamızda yaşayan nüfusun 8 milyar, göçenlerin ise 100 milyar olduğu kabul ediliyor. Gelmiş, geçmiş ve gelecek insanların birbirlerinin “aynısı, tıpkısı” olmadığını, fiziki, dış görünüşlerde benzerlikler olsa da duygu, düşünce, akıl, zekâ, yetenek gibi kişilik özellikleri ile her bir ferdin “farklı” olduğu biliniyor. Devasa çeşitliliğin içinde, huzurun korunması, iyi geçinme, tatsızlık olmaması noktasında azami bir gayret ve pür dikkatle empati kurarak yaşamak, yazılı-yazısız kurallara uymak, saygı öncelikli ve insanlığa, dünyaya hizmet temelli bir yaşam biçimini benimsemek toplumsal yaşamın da, top yekun huzurunda bir gereği zaten.

Birey kişi, taşıdığı her türlü özelliği, kendini yansıttığı yüzü, başkasının bakışlarıyla göründüğü ve görünmediği kadarıyla, anlaşıldığı ve bilindiği şekliyle, çokluk içinde tekliktir aslında. Kişinin, toplum içindeki varlığı, en yakınındakinden dünyanın diğer ucundakine kadar başka kişilerle kurduğu temas esnasında kullandığı “yüz” ile bilinirlik kazanıyor aslında. Değer, önem ve saygınlık gibi kazanımlar ise, “içi-dışı bir” tabirinde özetlenen “tek yüzlü” olmak veya her kişiliğe uyan “yanar-döner” tabiriyle “çok yüzlü” olmak kişisel tercihi, eğilimi, davranışları ile belirleniyor. Tek yüz, dürüstlüğün en temel unsuru iken, çok yüz bu esas unsuru sorgulatıyor, “yaranmak için mi” gibi şüpheler oluşturuyor, insani ilişkileri, yaklaşımları doğrudan etkiliyor.

Yüz yüze, yazılı, sözlü ve görüntülü iletişim ve temas imkânının kolaylaştığı ve hızlandığı günümüzde, tek yüzlü kalabilmek için, çok yüzlüğün karşısında ayrı bir mücadele vermeyi gerektiriyor maalesef. Yalanın karşısında doğruyla, iftira ve hakaretin karşısında mazlumun yanında dikilebilmek, kısa vadede sosyal medyada engellemelere, gerçek hayatta selamı kesmelere, küsmelere ve hatta karşınızda birleşik tepkiye, örülmüş duvarlara sebep oluyor ki “kargalar sürüyle, kartallar yalnız uçar” cümlesi doğrulanıyor daima. Tek yüzlünün onurlu çabası karşısında çok yüzlülerin, herkes için ayrı maske takarak varlık gösterenlerin, nabza göre şerbet verenlerin, bu günü ve kısa süreli yarını daha bir mutlu, şen şakrak, etrafı kalabalık olabiliyor. Öyle ki, çölde açmış bir çiçek gibi kalabiliyor tek yüzlü, koparmak isteyen, üstünü örtmeye çalışan, görünürlüğünü ve bilinirliğini silme, yıldırma, kaçırma gayretinde olanlar arasında. 

Ancak, uzun vadede kazanan, daima doğru ve Hakk’ın yanında, çoğu zaman tek başına, dağ gibi dimdik duranlar olurken; kaybeden, kesinlikle eğilip bükülenler, yancılar, sahteciler, yalancılar ve kıvırtmaya müsait yaramazlar oluyor.

HER MASKE MUTLAKA DÜŞER (06.11.2018)


6) YANLIŞ VE YALAN ; 

Bilgi, haber, resim, film, simge, emoji gibi ifade biçimlerinin ışık hızıyla, aynı anda milyarlarca insana yayıldığı, insanların cep telefonlarına gelen sinyalle uyarıldığı ve görmelerinin sağlandığı bir iletişim hızıyla yaşıyoruz. Kalem, kağıt, hatta bilgi ve yetenek de gerekmeden, sadece parmak uçları ile bir ifadenin yayılımı başlatılabilir, dünyanın her yerinde birileri bu ifadeyi birkaç saniye içinde alabilir, yayılması için yine parmaklarını kullanabilir, eklentiler, kırpmalar yapabilir ve yeni bir paylaşım zinciri başlatabilir.

Böylesine bir hızla yayılan ifade, eğer "doğru" ise, o bilgiye ihtiyacı olanlar için, kısa sürede tek yürek olabilmek, bir zorluğa omuz verebilmek, destek çıkabilmek, ülkenin kaynaklarını yönlendirebilmek, etkili ve verimli kullanabilmek, ulusça top yekün ayağa kalkabilmek, bazen de şahlanabilmek için müthiş bir kazanım aslında. Acil tedavi bekleyen bir hasta için koşturabilmek, oturduğumuz yerden zahmetsizce, birkaç tuşa dokunarak bir yaraya maddi manevi merhem olabilmek, karınca kararınca katkı sağlayabilmek, sevince ve kedere ortak olabilmek, acıyı paylaşmak, coşkuyu daha da çoğaltabilmek, dualarımızla duruşumuzu gösterebilmek için kolay, etkili bir araç kuşkusuz.

Dünyaya aktarılan bilgi eğer "yanlış" ise doğruluğunu, gerçekliğini araştırmadan, gerek bile duymadan, genellikle kasıtlı olarak birilerine zarar verme, gözden düşürme, karalama, iftira, hakaret ve nefretin uyandırılması, arttırılması için paylaşıldığında, şaka olsun, biraz gülelim diye yayıldığında, ülke ve dünya barışı, toplumsal huzur için büyük zararlar oluşturuyor maalesef. Öyle ki, "iletişimin gücü"nün kötü niyetli ve düşman eller tarafından çapulcuları yöneterek "olaylar" başlatmak, büyütmek ve istedikleri şekilde dünyaya göstermek ve yalanı yaymak için kullanıldığını görüyoruz. Açık havada savrulan kuş tüyleri gibi yanlış bilginin geri toplanmasının mümkün olmadığını, düzeltilmesinin uzun yıllar aldığını, hatta imkansız olduğunu, yanlış temele dayanan davranış ve hareketlerin büyük acılara, yıkımlara, can, mal, huzur, zaman kayıplarına, kapanmayan kin ve nefretlere sebep olduğunu biliyoruz, yaşıyoruz üzülerek.

Bilginin doğrusu öğrenildiği halde, "yanlış" paylaşılmaya devam edilirse, hatta ısrar edilirse yaymada "yalan"a dönüşür ki, paylaşan da yalancı ve iftiracı durumuna düşer. Kazanılması zor, kaybedilmesi kolay olan "güvenilirlik" zedelenir, devamında, tekrarında ve inadında "yalancı gömleği" giyilmiş olur ki "kim takar onu"o zaman.

YA DOĞRU SÖYLE-PAYLAŞ YA DA SUS. 01.11.2019


5) BAKMAK VE GÖRMEK ;

Göz, karşıdakine göre “kendisine bakılan” bir pencere, gözün sahibine göre “bakılanı görme” organı. Belli bir açıdan bakılan, belli bir derinlik ve fiziksel sınırlar içinde görmeyi, beyin vasıtası ile algılamayı, değerlendirmeyi sağlayan, buna göre duygular geliştirdiğimiz, düşünceler ürettiğimiz, hareketlerimizi belirlediğimiz ve uyguladığımız, kelimeleri dizdiğimiz, kararlar verdiğimiz, bazen dudak bazen niyet okuduğumuz, renkler gibi tarif edilemeyenleri isimlendirdiğimiz, işlevselliği sahibinin kişilik özelliklerine göre değişen mükemmel organımız.

Bakmak; bir bölgeye, alana, büyüklüğe doğru basit bir eylem iken, görmek; bu alandaki özel noktaları, detayları, anlamları, anlamsızlıkları yakalamaya ve algılamaya yönelik kapsamlı bir eylem aslında. Bir yöne çok kişi bakabilir, ancak her birinin gördükleri çok farklı olur kuşkusuz, “sen görmedin mi”, “kör müsün” tartışmaları çıkabilir, “nasıl görmezsin” ile apaçık olanı görmemek eleştirilir bazen. Görebilmenin büyüklüğü ve derinliği, kişinin sahip olduğu eğitim, bilgi ve tecrübe birikimi, kültürel altyapı, ilgi-merak, öğrenme kapasitesi, öğrenebilme yeteneği, öğretme-aktarma niyeti, maddiyat ve maneviyat eğilimi gibi özellikleri ile daha da farklılaşır aslında. Öyle ki; görünen, çift taraflı kazanç misali, kişinin özelliklerini daha da geliştirirken birikimini arttırır hele bir de paylaşmaya açıksa kişi, çok kişinin gözü oluverir bazen aynı zamanda aynı mekânda. Görebilmek bir yetenek ise eğer, donanımlı bakabilmek en büyük etkeni ve değer katabilenidir bakılana.

Her baktığımızı görmeli miyiz? sorusu her zaman ve daima “hayır” olarak cevaplanmalıdır. Özellikle görünmesi istenilmeyen, sahibine özel örtü altında veya perde arkasındakiler, mahremiyetler, bir şekilde gizli kalması gereken hususlar, kişiliklerdeki hoş görülebilir kusurlar, düzeltilmesi daha büyük sorunlara yol açabilecek hatalar bazen de yanlışlar, arkasına bakma imkânı olmayan, gerisini bilemediğiniz yanlış yargıya sebep olabilecek, dedikodu, iftira, gıybete, karalamaya uzanabilecek tek yüzü görünen madalyonlar “bakar kör” olmayı gerektirebilir bazen, hem kişisel hem toplumsal huzur için.

Günümüzde, büyük resmin küçük bir parçası gösterilerek, resimler kırpılıp birleştirilerek, aynı resim üzerinde oynanıp montajlar yapılarak, bir de altına üstüne yazılar ekleyerek, yalan ve yanlışlarla toplumun nasıl yönlendirildiğini, kitlesel olaylara sebep olduğunu, sadece “gösterilene” inanan ve sahteyi savunan mankurt kişilikleri izliyoruz, lanetleyerek. Vicdanımızı, aklımızı ve hafızamızı görebildiğimiz güzelliklerle dolduralım ki yansısın; yüzümüze temizce, sözümüze dürüstçe, duygu ve davranışlarımıza güzelce, en önemlisi yargılarımıza adilce.

GÖRMEK İÇİN BAK, YA DA BAKMA 27.10.2019


4) ÖĞRENMEK ; 

Canlıların, “bilgi, beceri ve yetenek kazanmak” için gösterdikleri çaba ‘öğrenmek’ olarak özetlenirken, daha doğmadan başladığı da biliniyor. Öğrenme ile hayat, daha bir anlamlı, daha kolay yaşanabilir, anlaşılabilir, daha fazla zevk alınabilir, tahlil edilebilir hale geliyor. Kendimizde, yakın çevremizde veya dünyanın bir köşesinde meydana gelen bir olayı, durumu değerlendirirken, bir duruş ortaya koyarken, safımızı, tarafımızı belli ederken öğrendiklerimizin, bilgi birikiminin ne kadar önemli olduğu “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu” cümlesi ile açıklanmış aslında.

Eğer, kültürel donanım yeterli değil ise birilerinin etkisinde kalınarak onların yönlendirmesi ile hareket edilir ki her zaman doğru yargılara varılamaz, doğru kararlar alınamaz,  kılavuzun “karga” olduğu durumlarda vahim sonuçlar da oluşabilir. Hele bir de öğrenme gereği duymayan aklını kiraya vermiş bazen de satmış olan, bilgisi ile değil telkinlerle, suflelerle yaşayanlar var ki, yanar döner misali birilerinin oyuncağı, maşası olarak, kıvırtmalarla geçiyor ömürleri, onursuzca.

Öğrenmek, ama neyi? sorusuna verilecek cevap “her şeyi” olmamalı. İnsanın bir öğrenme, biriktirme, hafıza kapasitesinin olduğu biliniyor. Dolayısıyla bir bardak misali, sürekli doldurulan bir hacimden, uzun süre kullanılmayan, yazılı veya sözlü paylaşılmayanlar tozlanıyor, kayboluyor, unutuluyor, ilerleyen yaşlarda ise son öğrenilenlerle değil, anılarla yaşanıyor genelde. Her insanda farklı olan bu kapasitenin, hayatımızı rahatlatan, huzurlu ve zevkli hale getiren, çevremizi aydınlatmaya yarayan, yol gösteren doğru, faydalı, kullanılabilir bilgi, beceri, yeteneklerle doldurulması ve gerektiği yerde taşın gediğine konulması, işe yaraması, katkı sağlaması büyük önem taşıyor.

Günümüzde bilgiye erişimin kolaylaşmış olması, öğrenmeyi hızlandırdığı gibi “lazım olduğunda bulurum” yaklaşımı öğrenmeyi engelliyor bazen. Kişinin, “hayat boyu öğrenme” ilkesini ne kadar benimsediği, edineceği bilginin ve kültürel birikimin büyüklüğünü, çeşitliliğini ve kıymetini belirleyen önemli bir unsur oluyor daima. “Öğrenecek bir şeyim kalmadı” diyenlerin, aslında öğrenmeyi öğrenemediklerini görüyoruz üzülerek. Kişi istemediği sürece, öğrenme eylemi başarısız, çabalar boşuna ve gereksiz, çoğu zaman da üzüntü verici, yıpratıcı ve ümit kırıcı oluyor. İstekli öğrenicileri sabırla beklemek tabii ki mümkün olsa da zaman su gibi akıyor, öğrenmenin de öğretmenin de yaşı geçiyor, ömrü bitiyor, ah vah ile.

ÖĞRENMEYE AÇIK VE HAZIR OLUN 20.10.2019


3) ÖĞRETMEK ; 

Birilerine, bilmedikleri bir konuda bilgi ve beceri kazandırmak olarak açıklanan öğretmek fiilinin eyleme dönüşebilmesi, öğretme olayının gerçekleşebilmesi için üç unsur gerekiyor; “birileri”, bunların bilmedikleri bir “konu” ve kazandırılacak “bilgi, beceri”.  Öncelik sıralaması, öğretme olayının gerçekleşeceği ortama göre değişir. Örneğin kurs ortamında öncelikle birilerinin, öğrenicilerin olması,  daha geniş ortamlarda bilgi ve beceriyi önceden kazanmış öğretici birinin bulunması, bireysel veya birkaç kişilik ortamlarda ise bilinmeyen bir konunun olması gerekir. Unsurlardan birinin eksik olması öğretme eylemini başarısız kılar, ortaya sohbet, genel diyalog, gevezelik ve bazen de anlamsız tartışmalar, inatlaşmalar çıkar ki niyet edilen amaca ulaşılamaz, kırgınlık, kızgınlık oluşabilir.

Beşikten mezara kadar sürecek olan eğitim-öğretim yolculuğunda, en önemli unsurun öğretici olduğu muhakkak. Eğer öğretici, yeterince bilgili, donanımlı ve hatta uygulamadan, uygulanmış bilginin sonuçlarından yoksun ise veya öğretme metodu, tarzı, tavrı öğrenici gruba uygun değil ise öğrenme eyleminden beklenen fayda sağlanamıyor maalesef. Hatta, hakir görme eğilimine de sahipse kişi, öğretme eylemi, öğrenici için bir eziyete, çileye dönüşüyor genellikle. Bilgi küpü olarak bilinen, çok fazla donanımlı olan kişilerin iyi birer öğretici olamadıklarını, çok iyi öğrenici olmalarına rağmen beklenen öğretimi veremediklerini, öğrenmeyi öğrenmiş ancak öğretmeyi öğrenememiş olduklarını ve küpten sızanın yetersiz olduğunu görüyoruz çoğu zaman.

Öğretmede büyük önem taşıyan diğer unsur ise öğrenici grubun genel bilgi ve öğretilmeye çalışılan konuya ilgi düzeyi oluyor. Eğer öğretici, grubun düzeyine dikkat etmeden, daha çok teorik, uygulama örnekleri vermeden, pratiğe dökülmemiş, zihinde canlandırılması kolay olmayan, sürekli kafada sorular oluşturan bir üslup ile devam ederse öğrenicinin ilgisi, isteği, dikkati dağılmakta, kağıt çiziktiren, dışarıyı seyreden, görmeyen-duymayan sadece bakan birileri ile hayallerde, bulutlar üstünde gezilen bir ortam oluşuyor ki beklenen verim asla sağlanamıyor, “öğretme” gerçekleşemiyor.

Öğretmen, öğrenci, sınıf, okul kelimeleri eğitim öğretimin asıl elemanları olmasına rağmen, her birimiz bir öğretmeniz aslında. Öğretmek için bir bina, kapalı mekâna da gerek yok günümüzde. Öğrenici birileri, konu ve bilgilinin olduğu her ortam, sosyal medya, öğretme eylemine ve başarısına katkı sağlayabiliyor yaygın olarak.

HERŞEYİ DEĞİL, BİLDİĞİNİZİ ÖĞRETİNİZ 14.10.2019

2) PAYLAŞMAK ; 

İnsanoğlu, can bedene girdiğinden itibaren sürekli bir “öğrenme” çabası içinde buluyor kendini.  Bazı bilgilerin genetik olarak geçtiği, yaratılışında zaten var olduğu da biliniyor. Dolayısıyla ilk bilgileri aile ortamından almaya başlayan bebek, çocukluğunda çevre ve okul yoğunluklu öğrenme dönemlerinden geçiyor. Hayat okulunda ve iş hayatındaki tecrübelerin bilgi birikimini destekleyerek kültürlü, donanımlı bireyler ortaya çıkması bekleniyor. İlerleyen yaşlarda ise daha bir didikleyici, filozof, çok konuşan, az okuyan-yazan döneme giriliyor maalesef. Unutkanlık dönemi ise dünyaya vedanın işaretlerini içeriyor.

Daha doğmadan başlayan bilgi birikiminin her vesileyle birileriyle, toplumla ve hatta dünya ile paylaşılması büyük önem taşıyor. Bilgi ve tecrübelerimizi başkalarına aktarmak, aydınlatmak, yol göstermek, pencere açmak, bir fikir-kıvılcım-merak oluşturabilmek çok güzel, bunu karşılık beklemeden yapabilmek ise ayrıca değerli, erdemli bir davranış. Bilgi, birikim insanda yüktür, zamanla daha da ağırlaşır, ilerleyen yaşlarda taşınamaz hale gelince “birilerine aktarma” ihtiyacı duyar insan. Paylaşmak ise bilginin zekâtını ödemektir, kişiyi hafifletir, faydalı olmanın, birilerine yol açabilmenin gururunu yaşatır. Kişi, kendini yetiştirme konusunda gösterdiği çabanın çok daha fazlasını, birikimlerini paylaşmak için de göstermelidir ki bilgeliğine bilgelik katabilmiş, bahşedilenin diyetini bir nebze ödeyebilmiş olsun.

Paylaşımdan uzak durmak, “sadece ben bileyim, bana sorsunlar, mecbur kalıp bana gelsinler” mantığı, günümüz toplumsal yaşamında ve çalışma hayatında yeri olmayan, olmaması gereken, insani kabul edilmeyen bir davranış biçimidir. Hele bir de “bunları öğrenmek için o kadar zahmet çektim, niye başkasına vereyim ki” diyen kişi asıl yaradılış gayesini anlayamamış, birikimin depolandığı beynin de toprak olacağını kavrayamamıştır maalesef.

Hayatımızın her döneminde, bildiğimiz, öğrendiğimiz bir konuyu, kitap yazıp yayınlayamasak da, doğru ve gerçek şekilde yakın çevremizle paylaşarak “bilen” sayısını hızla arttırabilir, sosyal medya dahil her ortamda kelime-kelime, cümle-cümle paylaşarak büyük kitlelere ulaşmasını sağlayabilir, domino etkisi ile evrene yayabiliriz. Veda ederken dünyaya, binlerce kitabı doldurabilecek “paylaşım” büyüklüğüne ulaşabiliriz. Paylaştıkça çoğalmış bilgi ile insanlığın geleceğine katkı sağlamış, kıvılcımlardan ışık kaynaklarına geçişin kapılarını açmış olabiliriz.

DÜNYAYA, BİLGİ KIRINTILARI BIRAK (07.10.2019)


1) KONUŞMAK VE YAZMAK ;

Konuşmak, söylenmek istenilenlerin ses tellerinden geçerek, dilin döndüğünce şekil verilerek, iki dudak arasından çıktığı ve havaya karıştığı bir sesler bütünü aslında. Eğer, kelimelerin dizilişi ses tonu ile ahenkli bir hal alırsa, bir şarkı, şiir gibi, konferans gibi dinlemeye de doyulmaz, mest eder insanı. Ama yazmak öyle mi; düşüneceksin, araştıracaksın, öğreneceksin ki uygun kelimeleri ardarda, bir uslüp içinde dizerken ahengi de yakalayıp okuyanları ortamdan ortama geçireceksin. Asıl yük ise, her zaman karşınıza “işte belgesi” olarak çıkmasının verdiği sorumluluk duygusu.  

Bilgiye ulaşımın çok kolaylaştığı günümüz dünyasında herkes her konuda çok fazla bilgi sahibi olabiliyor. Bilgili insanlardan oluşan bir toplumda, karşılıklı etkileşim ve paylaşımla bilgi daha da çoğalıyor, bir mumun diğer mumları tutuşturması gibi çok daha aydınlık topluluklar oluşabiliyor. Bu aydınlanma, evdeki çocukların eğitimi, yetişmesi ve daha kültürlü olmalarının da önünü açarak, bildiğimizi aktarıp bilmediğimizi öğrenerek sosyo-kültürel gelişimi ve değişimi de hızlandırıyor.

Ancak, bu güzelliğin içinde aksayan ve maalesef olumsuz görünen hususlar da bulunuyor. Bilgiye “okuyarak” değil “dinleyerek” ulaşmaya, sosyal medyadaki “yorumlardan” erişmeye çalışıldığını görüyoruz. Bu yolla kültürlü bir toplum olunamaz, olsa olsa geveze, dedikoducu bir toplum olunur ki genel karakterimiz buna çok uygun maalesef. “Ya hayr söyle ya da sus”, “boş teneke çok ses çıkarır” gibi atasözlerimiz daima hatırlanarak her konuda bilgili görünmek ve ahkâm kesmek yerine doğru bilgileri aktarmak, kuru gürültü yerine aydınlanmaya hizmet etmek gerekiyor.

İnsan toplumsal bir varlık, yeme-içme gibi konuşmaya da ihtiyacı var. Ancak, “konuşmak” için en az bir kişi daha gerekirken “yazmak” için gerekmiyor. Üstelik çok daha fazla insana, hatta çeviri programları ile yabancı toplumlara dahi erişebilme imkânı mevcut. Konuşan-dinleyen bir toplumdan ziyade yazan-okuyan bir toplum, doğru bilgilerle donanmış, yalandan-yanlıştan uzak aktarımlar yapan, her türlü gelişime katkı sağlayan bireyler olmalıyız. Az veya çok demeden, imkân bulunan her yerde, dergilerde, sosyal-medyada birileri için YAZIN. Yazılanlar doğru, dürüstçe, birleştirici, geliştirici, işe yarar olsun. Genel ifadeler yerine özel detaylar, farklı bakış açıları içersin, katma değer üretsin, kıvılcım olsun, başkalarının girebileceği kapılar açsın, yeni bir düşünme, gelişme alanlarına yol olsun.

SÖZ UÇAR YAZI KALIR (01.10.2019)

---------- + ----------

70 : KÖŞEM Yazıları-6 ( 03.12.2021 )
69 : KÖŞEM Yazıları-5 ( 27.11.2021 )
68 : EVLİLİK; nasıl yaşar ve yaşatılır ( 20.06.2021 )
67 : KÖŞEM Yazıları-4 ( 22.08.2021 )
66 : Misafir Yazarlar ( 23.06.2020 )
65 : KÖŞEM Yazıları-3 ( 22.08.2021 )
64 : AKKUYU Nükleer Güç Santralı ( 06.08.2020 )
63 : GALATAPORT - İstanbul ( 17.10.2021 )
62 : KÖŞEM Yazıları-2 ( 19.11.2021 )
61 : MANAVLAR-Anadoluya ilk yerleşen Türkler ( 28.11.2019 )
60 : ANITKABİR - Ankara ( 23.10.2019 )
59 : AŞTİ-Bağlıca-Yapracık Yolu ( 17.10.2019 )
58 : Söğütözü Yeraltı Otoparkı ( 17.10.2019 )
57 : Kömürhan Köprüsü ( 08.10.2019 )
56 : Köşem Yazıları KAYAN YAZI Metni ( 03.12.2021 )
55 : KÖŞEM Yazıları-1 ( 04.11.2021 )
54 : Karız Kanalları - Çin ( 14.06.2019 )
53 : Camiler ( 11.09.2019 )
52 : Akademik Çalışmalar Kayan Yazı Metni ( 13.12.2019 )
51 : Genel Bilgi Kayan Yazı Metni ( 10.07.2020 )
50 : Mogan Park - Gölbaşı / Ankara ( 08.04.2019 )
49 : Atakule- Ankara ( 12.04.2019 )
48 : Atatürk Kültür Merkezi - İstanbul ( 21.01.2021 )
47 : Yusufeli Barajı ve Hidroelektrik Santralı - Artvin ( 23.09.2021 )
46 : Harikalar Diyarı ( 02.04.2019 )
45 : Kamu Yönetiminde Dunning-Kruger (Kifayetsiz Muhterislik) ( 20.03.2019 )
44 : KAPALI YOLLAR Kayan Yazı Metni ( 21.11.2021 )
43 : İstanbul Çamlıca Televizyon Vericileri Kulesi ( 22.05.2021 )
42 : İSTANBUL HABERLERİ ( 25.04.2019 )
41 : ANKARA HABERLERİ ( 11.11.2019 )
40 : Kızılay-Dikmen-TRT Metro Hattı Önerisi ( 04.12.2021 )
39 : Ankara Keçiören Metrosu ( 08.01.2017 )
38 : Ulusal Literatürde Yayımlanan Yazılarım ( 17.12.2018 )
37 : Karayolu Güvenliği ( 01.08.2018 )
36 : Çanakkale Boğazı Geçişi (ÇANAKKALE 1915 Köprüsü) ( 15.11.2021 )
35 : Ankara Atatürk Kültür Merkezi-Kızılay Metrosu ( 31.01.2021 )
34 : İstanbul Boğazı Yavuz Sultan Selim Köprüsü - Çelik İmalatlar ( 09.05.2018 )
33 : Ankara Yenimahalle-Telsizler-Şentepe Teleferik Hattı ( 02.10.2019 )
32 : İstanbul 3 Katlı Büyük Tüneli ( 06.12.2015 )
31 : Eyfel Kulesi - Paris/FRANSA ( 12.11.2014 )
30 : Ankara-Eskişehir-İstanbul Yüksek Hızlı Tren (YHT) ( 27.08.2014 )
29 : Kızılay-Çayyolu Metrosu (Ankara) ( 28.10.2019 )
28 : Batıkent-Sincan Metrosu (Ankara) ( 26.02.2019 )
27 : Tünel Delme Makinesi TBM ( 11.02.2019 )
26 : Ankara Panoramik Fotoğrafları ( 11.11.2019 )
25 : Dünya Metroları ( 30.09.2013 )
24 : SPONSORLAR LİSTESİ ( 10.03.2015 )
23 : Ankara Yüksek Hızlı Tren Garı ( 19.10.2020 )
22 : Kanal İstanbul ( 28.10.2019 )
21 : AVRASYA Tüneli ve Bağlantı Yolları (Kazlıçeşme-Göztepe) İstanbul ( 13.03.2021 )
20 : Ankara Kızılay-Yaşamkent Metrosu Önerisi ( 11.05.2018 )
19 : Amaç ve Teşekkür ( 13.05.2020 )
18 : İstanbul Boğazı Yavuz Sultan Selim Köprüsü - Betonarme İmalatlar ( 09.05.2018 )
17 : Eskişehir Yolu-Konya Yolu Bağlantısı: 1071 Malazgirt Bulvarı ( 12.04.2014 )
16 : Kişilik Testi ( 11.04.2013 )
15 : İzmit Körfezi Geçişi Köprüsü (OSMAN GAZİ Köprüsü) ( 12.12.2019 )
14 : Post Tension-Ard Germe ( 10.09.2019 )
13 : WONDERLAND EURASIA (ANKAPARK) ( 11.04.2019 )
12 : Marmaray Projesi ( 29.11.2019 )
11 : Atatürk Kültür Merkezi (AKM) Metro İstasyonuı-Ankara ( 08.01.2017 )
10 : Mühendislerin Mutluluk Eğrisi ( 09.06.2015 )
9 : Necatibey Metro İstasyonu - Ankara ( 20.05.2014 )
8 : ESKİŞEHİR ( 14.01.2019 )
7 : Araç Satış İlanı örneği :) ( 08.06.2012 )
6 : Konfor Esaslı Güzergah Analizi : Ankara-Antalya Örneği ( 05.03.2019 )
5 : Depremde Kurtulanlar ( 26.10.2011 )
4 : SES CD.si Oluşturma ( 18.06.2011 )
3 : LAGUNA II ( 06.12.2013 )
2 : Yol Uzunlukları ( 25.03.2014 )
1 : Yol Tanımları ( 03.02.2009 )
 
Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla
Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla
Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla
KAPALI YOLLAR : 21.11.2021 10:56:07 itibarıyla  ; 45-10 Demirci-Selendi (Heyelan nedeniyle Hoşçalar Mevkii 8.km.de yol trafiğe kapatıldığından ulaşım, Eskihisar-Esenyurt belediye yolu üzerinden sağlanmaktadır.) ( 8-8 ) km.leri arası KAPALI ; 33-60 Beşçatal-Sarıkavak (Trafik Dereköy-Karacaören-Çatak-Kavak yolları üzerinden sağlanmaktadır.) ( 26-27 ) km.leri arası KAPALI ; 33-01 Tarsus-Çamlıyayla (Trafik Ulaş üzerinden sağlanmaktadır.) ( 10-12 ) km.leri arası KAPALI ; 31-78 Osmaniye Osb-Botaş Tesisleri ( 0-5 ) km.leri arası KAPALI ; 01-02 Kozan-Mansurlu (Trafik Marangeçidi -İndirme istikametinden sağlanmaktadır.) ( 50-51 ) km.leri arası KAPALI ; 815-02 TUFANBEYLİ-FEKE ( 55-56 ) km.leri arası KAPALI ; 01-19 Yenice-Ceyhan Ayr.- Yılankale (her gün 21:00-07:00 saatleri arası yol trafiğe kapatılmaktadır.) ( 1-1 ) km.leri arası KAPALI ; 01-50 Tuzla-Adana ( 23-27 ) km.leri arası KAPALI ; 44-58 Malatya Ayr.-Erkenek (Tünel Bağlantı Yolu) ( 0-5 ) km.leri arası KAPALI ; 21-04 Kulp-Muş ( 50-80 ) km.leri arası KAPALI ; 49-02 Muş-Varto Ayr.- Bulanık ( 15-16 ) km.leri arası KAPALI ; 687-02 BAŞLAR-BEYDİĞİN-TAŞAĞIL ( 33-44 ) km.leri arası KAPALI ; 44323 Antalya-Alanya Ayr.-Beşkonak yolunun 27-28.km.leri arasında (Karabük Mahallesi Sınırları dahilinde) patlatmalı kazı çalışması nedeniyle 22.11.2021 tarihinde 14:00-17:00 saatleri arasında yol aralıklarla trafiğe kapatılacaktır. ( 27-28 ) km.leri arası KAPALI ; 16-51 Bursa-Orhaneli (Kontrollü olarak araç geçişlerine izin veriliyor.) ( 13-13 ) km.leri arası KAPALI ; 77-50 Yalova-Armutlu yolu heyelan nedeniyle kapatılmış olup trafik akışı alternatif güzargahtan sağlanmaktadır ( 17-17 ) km.leri arası KAPALI ; 37-81 Küre bağlantı yolu (İnebolu istikameti) ( 0-4 ) km.leri arası KAPALI ; 080-02 KARAKURT-HORASAN ( 0-45 ) km.leri arası KAPALI ; 957-01 SARIKAMIŞ-KARAKURT ( 55-58 ) km.leri arası KAPALI
anasayfa | amaç | çalışılan yollar | kapalı yollar | yol durumu | hava durumu | genel | akademik | ziyaretçi defteri | iletişim | ENGLISH | haber-gazete | gezenti rehberi | Ankara'dan
Whatsapp'ta paylaş Yazdır Yazdır
Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla Tıkla